Yazar: Deniz Cem Şahin
1838’in sıcak bir temmuz sabahında, Guatemala City’deki Federal Kongre binasının mermer salonlarında gergin bir sessizlik hakimdi. Masada oturan delegelerin yüzlerinde yorgunluk ve yenilgi vardı. Bir zamanlar “Orta Amerika’nın Birleşik Devletleri” hayaliyle yola çıkan bu insanlar, şimdi federasyonlarının ölüm fermanını imzalamak üzereydiler. Dışarıda, sokaklarda Rafael Carrera’nın yerlilerden oluşan ordusu devriye geziyordu. Silah sesleri ve isyan çığlıkları, bir dönemin sonunu ilan ediyordu.
Bundan sadece 15 yıl önce, 1823'te, aynı salonlarda çok farklı bir hava vardı. İspanyol sömürgeciliğinden yeni kurtulan beş ülke — Guatemala, El Salvador, Honduras, Nikaragua ve Kosta Rika — özgürlüklerinin coşkusuyla birleşme kararı almıştı. Kuzeylerindeki Amerika Birleşik Devletleri gibi güçlü bir federasyon kurma hayaliyle yanıp tutuşuyorlardı. Ancak kimse bu hayalin nasıl bir kabusa dönüşeceğini tahmin edememişti.

Peki nasıl oldu da beş ülkenin birleşme hayali böylesine trajik bir sona ulaştı? El Salvador’da ordunun nasıl bu kadar güçlü hale geldiğini hiç merak ettiniz mi? Ya da neden Orta Amerika ülkeleri hâlâ dünyanın en şiddet dolu bölgelerinden biri?
Bu soruların cevabını bulmak için, sizi 19. yüzyılın başlarına, İspanyol İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından kaosa sürüklenen bir bölgenin karanlık tarihine götüreceğim. Kahve plantasyonlarında çalışan yerlilerden, mermer salonlardaki elit politikacılara, asi generallerden liberal reformculara uzanan bu hikâye, bugünkü Orta Amerika’yı anlamanın anahtarı.
Orta Amerika’nın Bugününü Anlamak İçin Bir Anahtar
Bugün Orta Amerika’ya baktığımızda, dünyanın en şiddet dolu bölgelerinden birini görüyoruz. El Salvador’da Nayib Bukele’nin otoriter yönetimi alkışlarla karşılanıyor, Guatemala’da yolsuzluk ve siyasi krizler bitmiyor, Honduras ve Nikaragua’dan Amerika’ya göç dalgaları durmak bilmiyor. Peki bu beş küçük ülke nasıl bu hale geldi? İşte tam bu noktada, 1838'de dağılan federasyonun hikâyesi anahtar rolü oynuyor. Bu trajik çöküş, bölgede güçlü orduların yükselişine, yerel elitlerin kontrolsüz iktidarına ve demokratik kurumların zayıflığına zemin hazırladı. El Salvador’da ordunun 50 yıl süren diktatörlüğünün temelleri bu dönemde atıldı. Guatemala’nın bölgesel zorbalığının kökleri bu hikâyede gizli. Öyle ki, bu beş ülkenin kaderini değiştiren o sıcak temmuz sabahının etkileri, iki yüz yıl sonra bile sokaklarında hissediliyor. Bu yüzden bugün Orta Amerika’yı anlamak istiyorsak, gözlerimizi bu unutulmuş trajediye çevirmemiz gerekiyor.
Sömürge Mirası
İspanya, 16. yüzyılda Amerika kıtasındaki büyük imparatorluklar olan İnka ve Maya İmparatorluklarını küçük askeri güçlerle yıkarak bölgede var olan düzeni kendisine adapte etti. Kişisel olarak İnka İmparatorluğu’na bir hayranlık beslediğimi söyleyebilirim. Biz Avrasyalıların bildiğinin aksine o kadar farklı sistemler geliştirmişler ki kendi bakış açımızdan anlayamıyoruz. Örneğin yazı kullanmıyorlardı. Yazı yerine Quipu denilen bir nesne ile kayıt tutuyorlardı. Birbirine bağlanan iplerle yaptıkları bu nesneyi aslında bizim bildiğimiz kitaplar ve belgeler gibi okuyorlardı. İplerin uzunluklarına göre değişen anlamlar yaratıyorlardı. Tekerlek de yoktu. Tekerleğe ihtiyaç duymadılar çünkü yaşadıkları bölge öylesine dağlıktı ki tekerlek bir işe yaramıyordu. Lamaları evcilleştirdiler, atın ne olduğunu bilmiyorlardı. And dağlarının tepesinde ve yamaçlarında iki tane devasa yol sistemleri inşa ettiler. İnka İmparatorluğu’nu, Avrupa’nın Roma İmparatorluğu’na benzetiyorum.
Konudan biraz saptık ancak bölgede kurulan hakimiyetin sıfırdan bir sistem yaratılarak yapılmadığını anlamak için bu bilgileri hesaba katmamız gerekiyor. Orta Amerika, Maya medeniyetine ev sahipliği yapıyordu. Mayalar, konfederasyon şeklinde örgütlenmiş, şehir devletlerinden oluşan bir imparatorluktu. Bölgeye gelen Hernan Cortes, şehir devletleriyle işbirliği yaparak imparatorluk merkezini ele geçirdi. Böylece İspanyol hakimiyeti başlamış oldu.
İspanyollar, yerli nüfusun fazla olduğu toprakları “iki cumhuriyet” sistemiyle yönetiyordu. Yerliler kendi liderlerini (cacique adı verilen şefler) seçerken, İspanya da bölgeye bir İspanyol vali atıyordu. Yerli liderleri valiye bağlı olsa da yerlilerin özerkliği bulunuyordu. Bu özerklik, yerli toplulukların örgütlü bir şekilde kalmasını sağladı. Asimilasyona bu sayede direnebildiler.
Bu özerklik uzun süre devam etti. Resmi olarak kaldırıldığında bile pratikte yerliler kendi şeflerini seçmeye devam ettiler. Bu durum, uluslaşma sürecine giren bağımsız Latin Amerika cumhuriyetlerinin idari yapısını da etkiledi.
Guatemala Krallığı
İspanya’nın bölgede kurduğu sömürge Guatemala Krallığı idi. Guatemala Krallığı İspanya tarafından atanan genel vali tarafından yönetiliyordu. Bölgede henüz kahve tarımı yoktu, değerli madenler ve doğal kaynaklar bulunmuyordu. Meksika ve Peru’da yoğunlaşan değerli madenler İspanya’nın ilgisini bu bölgelere çekmeye iterken Guatemala Krallığı daha önemsiz görülmüştür. Bu sebeple Guatemala Krallığı’nda İspanya’nın yoğun bir askeri gücü de bulunmuyordu.
Bağımsızlık hareketleri başladığında Meksika’da ve güneydeki diğer sömürgelerde büyük savaşlar yaşanırken Guatemala Krallığı bağımsızlığını barışçıl bir şekilde kazandı. Bölgenin yönetici elitleri bağımsızlık kararı aldıklarında İspanya, buna bir karşılık veremedi. Bölgenin elitleri tarafından 1823'te ilan edilen bağımsızlık çok uzun sürmedi. Kuzeyden gelen Meksika ordusu başkenti kısa sürede ele geçirdi ve Orta Amerika, Meksika topraklarına dahil oldu. 2 yıl süren işgal döneminin ardından 1825'te tekrar bağımsızlığını kazanan federasyonun yöneticilerinin içine “Her an Meksika tarafından işgal edilebiliriz” korkusu böylece yerleşti.
Liberaller ve Muhafazakarlar
Orta Amerika Federasyonu bağımsızlığını kazandıktan sonra iki adet iç savaş yaşayacaktı. Bu savaşların ikisi de muhafazakarlar ve liberaller arasındaki çekişmeden kaynaklanıyordu.
Liberaller, Avrupa’daki modernleşme hareketlerinden ilham alıyor, merkezi bir devlet yapısı ve serbest ticaret politikaları istiyorlardı. Kilise arazilerinin kamulaştırılması, yerli topraklarının özelleştirilmesi ve eğitimin laikleştirilmesi gibi radikal reformları savunuyorlardı.
Muhafazakârlar ise sömürge döneminden kalma düzenden faydalanıyor, onu korumak istiyorlardı. Onlara göre kilisenin gücü, yerli özerkliği ve yerel elitlerin ayrıcalıkları toplumsal düzenin temeliydi. Yukarıda yerlilerin örgütlü olduğundan bahsetmiştim. Muhafazakarlar, yerlilerin de desteğini alabiliyorlardı ve bu durum onlara büyük bir güç de veriyordu.

Bu ideolojik çatışma, 1826'da ilk kez bir iç savaşa dönüştü. Ülkenin ilk seçilmiş başkanı Manuel Jose Arce, muhafazakârların safına geçince liberaller ayaklandı. Üç yıl süren savaşın ardından liberal General Francisco Morazan iktidara geldi. Morazan, liberallerin desteğiyle rakiplerini baskı altına aldı. Zengin muhafazakâr aileler sürgün edildi, hapse atıldı ya da idam edildi.
Liberal reformlar, toplumun dokusunu derinden sarstı. Kilise arazilerinin kamulaştırılması ve serbest ticaret politikaları, küçük üreticileri koruyacak yeni kurumlar oluşturulmadan uygulandığında bu grupları ekonomik açıdan savunmasız bıraktı. 1837'de başlayan kolera salgını bardağı taşıran son damla oldu. Kırsal kesimin desteğini alan Rafael Carrera öncülüğünde muhafazakârlar, ülkeyi ikinci bir iç savaşa sürükledi.
Rafael Carrera, modern tarih kitaplarında genellikle gerici bir diktatör olarak anılır. Ancak onun başarısının arkasında, liberal reformların yarattığı derin toplumsal rahatsızlık yatıyordu. Liberal politikalar, küçük çiftçileri ve zanaatkârları koruyacak geleneksel kurumları zayıflatmış, bu da kentlerdeki orta sınıfın bir kısmını bile muhafazakâr safına itmişti. Guatemala şehrindeki zanaatkârlar, liberal ticaret politikalarının yerli üretimi tehdit ettiğini düşünüyorlardı.
Federasyonun son günlerinde, bir zamanlar birlik hayali kuran beş ülke artık birbirinden tamamen kopmuştu. 1838'de Federal Kongre, eyaletleri egemen devletler olarak ilan ettiğinde, aslında zaten var olan bir gerçeği resmileştirmiş oldu. Beş yeni cumhuriyet doğdu, ama her biri kendi içinde liberal-muhafazakâr çatışmasının izlerini taşıyacaktı.
Federasyon’dan Sonra
Federasyon dağıldıktan sonra 5 cumhuriyet bağımsız oldu: El Salvador, Guatemala, Nikaragua, Honduras ve Kosta Rika. Kosta Rika kısmen daha huzurlu bir bölgede kaldı ve demokratikleşmeyi başardı fakat Guatemala’nın bölgedeki hakimiyeti uzun süre devam etti. Liberal-muhafazakar çatışması ülkelerin her birinde yaşanmaya devam etti ve Guatemala, bu çatışmaya yön veren ülke oldu. Guatemala’da iktidarda hangi taraf varsa askeri gücü kullanarak diğer cumhuriyetlerde de iktidarı değiştirdi.
Çatışmanın sonucunda liberaller galip geldi ve El Salvador ve Guatemala’da radikal bir reform yolunu izlediler. Nikaragua ve Honduras, ABD’nin dış müdahaleleri sonucu neredeyse “failed state” seviyesine gelirken Kosta Rika demokratikleşmeyi başardı.
Radikal reformlar askeri güç gerektirmekteydi. Yerli ve köylüler liberal reformlara karşı çıkıyorlardı. Yerlilerin ortak kullandıkları topraklara el koyuluyor, bu topraklar daha sonra özelleştirilerek büyük toprak sahiplerine veriliyordu.
Bu reformlar kırsal nüfusu hoşnutsuz ediyor ve ayaklanmalara sebep oluyordu. Bu da ülkelerin askeri alana yatırım yapmalarına ve giderek militaristleşmesine sebep oldu. Ordu o kadar siyasi güç kazandı ki El Salvador’da 50 yıl süren askeri diktatörlükler dönemi yaşandı.
Modern Yansımalar
Orta Amerika Federasyonu’nun çöküşü, önemli bir siyasi projenin başarısızlığıdır. Bu başarısızlıktan üç önemli sonuç çıkarıyoruz:
Birincisi, modernleşme çabalarının yerel gerçekliklerle uyumsuzluğu. Liberaller, Avrupa’daki modernleşme deneyimini model alarak merkezi devlet otoritesinin güçlendirilmesi, serbest ticaret ve sekülerleşme gibi politikaları savunuyorlardı. Ancak bu politikalar, sömürge döneminin mirasını taşıyan, “iki cumhuriyet” sistemiyle şekillenmiş bir toplumun dokusuna uygun değildi. Yerli topluluklar, kilise ve yerel otoriteler etrafında örülmüş geleneksel bir yaşam biçimine sahipti ve bu yapı onlara belirli bir ekonomik güvence sağlıyordu.
İkincisi, askeri gücün yükselişi. Yerlilerin örgütlülüğü ve reformlara direniş, askeri güce yatırım yapılmasını gerektirdi. Federasyonun dağılmasının ardından, özellikle El Salvador’da ordunun siyasetteki rolü giderek arttı. Bu militarizm geleneği, 20. yüzyılda bölgeyi kasıp kavuran diktatörlüklerin temelini oluşturdu. Bugün El Salvador’da Bukele’nin popüler otoriteryanizmi, Guatemala’daki siyasi istikrarsızlık ve Honduras’taki askeri darbeler, bu mirasın modern yansımaları.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, bölgesel eşitsizliklerin derinleşmesi. Guatemala’nın diğer ülkeler üzerindeki hakimiyeti, federal yapının çöküşünden sonra da devam etti. Bu durum, bölgedeki ekonomik ve siyasi dengesizlikleri kalıcılaştırdı.
Bugün Orta Amerika’nın beş küçük cumhuriyeti, hâlâ bu tarihin izlerini taşıyor. Göç krizleri, şiddet sarmalı ve demokratik kurumların zayıflığı, iki yüz yıl önce yaşanan olayların uzun gölgesinde şekilleniyor.